aşkta,sadece görmek istediğini görürsün.duymak istediğini duyarsın.sözcüklere,kendi anlamları nedeniyle işine gelen anlamları yükler durursun.o ne anlatmak isterse istesin sen sadece kendi anladığını algılarsın.Zor, çok zor...
gitmek gerekir bazen,bunları yaşamamak için.bir insana acıma duygusunu hissettirmemek için.kalıpda daha fazla kendine haksızlık etmemek için.gözleri iyi açmak gerekir,aşkın bittiğini,artık istenmediğini görmek için.söylenmesimi gerekir ille? ille tane tane anlatması mı gerekir.ama sen hala seviyorsun öyle değil mi?? bunun bi önemi yok artık onun için.O başka bir boyuta geçmiştir çoktan.bir ayrılabilse senden,bir anlayabilsen onun için aşkın bittiğini çok rahatlayacaktır,üzerinden büyük bir yük kalkacaktır.Aslında biliyor musun, oda olmayacak şeyleri düşünmektedir o an. 'ayrılsakta arkadaş kalsak...'gibiii.olmas ki mümkün değil ki bu.o da olabilir,bilir ama hiç olmazsa vişdanını rahatlatır biraz.Gidiyor ya,sorumluluk hissetmektedir ya....Aldırmamalısın bunlara.bir taraf aşıksa hala,iki eski sevgili arasında arkadaşlık söz konusu olamaz.peki ya bahaneler sıralamak yerine 'yeter artık ne olcaksa olsun' die düşünerek pat diye söyleyi verirse herşeyi? 'BiTTi ARTık' deyiverirse gerçeği? ilk aklına gelen soru 'ama neden,hani beni çok seviyordun,hani bensiz olamazdın' olacak değil mi? sorma sakın....Sus,suskunluğunla ört içindeki kasırgayı.eskip kavuran yakıp yıkan o kasırga daha uzun süre esecek içinde şimdi teslim olma.İlle bişey söylemek istiyorsan 'gidiyorum' de..'madem bitti' benimde işim yok artık o yürekte...Gitmek gerekir bazen.işte oan gelmiştir kabul etmek istemesende.belirsiz bir yolculuktur bu.nereye gideceğini,ne zaman biteceğini bilmeden çıkarsın yola.yürek ağrısıda cabası....çekebileceğin en büyük acılardan biridir.kaçışta yoktur üstelik,nereye gitsen seninle gelir.kapıyı ört ve bakma ardına,ağlama..yalnızlığı arkadaş edin kendine.Biliyorum dişarıya doğru ilk adımını attığın andan itibaren dönmek isteyeceksin geriye ama sakın dönme.Sıfırsın ya oanda,dönüşün sıfırın da altına indirecektir seni.Belkide o dönmek ister bir süre sonra,tekrar eski günlerdeki gibi olursunuz ne dersin? Hayır inanma bu söylediğime.Hiçbirşey eskisi gibi olmaz yaşanan hiç bir an bir daha yaşanmaz. 'başkasını buldu beni aldattı' die yeme kendini.ne önemi var bunun? öyle yada böyle bitti işte,kim olursa olsun onun hayatında.Tek gerçek birdaha senin oolmayacağın,kabullen bunu.Gitmek gerekir bazen,yüreği dinlendirmek kendini dinlemek ve yalnızlığın seni olgunlaştırmasını beklemek için...aynı şeyler bir daha geldiğinde yine gidebilme gücünü bulabilmen için...aşkı yeniden yaşayabilmen için...
Beraberliğinizin ne zamandır devam ettiği çok da belirleyici değil; asıl olay aşkınızın hangi seviyede seyrettiğini gösteren basit ipuçlarında gizli. Aşkın 7 seviyesini bilirseniz, acı finale ne uzaklıkta durduğunuzu kolayca anlarsınız!
SEVİYE 1: AKLIM BAŞIMDA DEĞİL
Tanıştığınız andan beri karnınızda kelebekler uçuşuyor, ayaklarınız yerden kesiliyor, kendinizi dünyanın en mutlu insanı gibi hissediyorsunuz. Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Bu ve buna benzer belirtiler, ilişkinin ilk günlerinde ortaya çıkan doğal tepkilerdir. Olanlar karşısında insan ister istemez teslimiyet bayrağını çekiverir. Önemli olan teslimiyetin düzeyini karşınızdakine göre belirlemektir.
SEVİYE 2: SÜREKLİ ONDAN BAHSEDİYORUM
Birkaç aydır berabersiniz ve birbirinize dair keşfettiğiniz ne varsa insanlara anlatmaya bayılıyorsunuz. Diğer yandan, insanların sizden sıkılabileceğini de düşünüyorsunuz. Siz sonsuza dek partnerinizle bir arada kalabileceğinizi hayal ederken, herkese sürekli onu anlatmanız yüzünden ilk kavgalar yaşanabilir. Biraz daha ketum olun.
SEVİYE 3: BENİ OLDUĞUM GİBİ SEV
Sık sık tekrarlayan ağlama nöbetleri ve kavgalar gündemde... Artık çeşit çeşit kıyafetleri, makyaj malzemelerini bir kenara koydunuz. 24 saat bakımlı olmaya üşeniyorsunuz. Nasıl olsa o sizi tanıyor ve sizi olduğunuz gibi seviyor, değil mi? Ama bu durum çok uzun süre istediğiniz seviyede gitmeyebilir. Kendinize çekidüzen verin ve onunla tanıştığınız zaman ne kadar bakımlıysanız, yine öyle olun.
SEVİYE 4: ARTIK TELEPATİ DEVREDE
Birbirinizin cümlelerini tamamladığınız evredir. Bir soru sorulduğunda, cevabın ne olması gerektiğini biliyorsunuzdur. Partneriniz huysuzlanıyorsa hasta olacağını anlarsınız... "Paran var mı?" dediğinizde "Alışverişe mi çıkalım" cevabını almanız da genellikle bu evreye rastlar! Öncekilere oranla daha rahat bir süreçtir, tadını çıkarın.
SEVİYE 5: YOKSA BENDEN SIKILDI MI
Aşkın yerini sevgiye bıraktığı, ilişkinin de rutinleşmeye başladığı evredesiniz... Bu evrede her iki taraf da arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek ve biraz daha sosyalleşmek ister. Taraflar birbirlerinden sıkıldıklarını düşünürler, aslında ihtiyaçları olan biraz zamandır. Birbirinize biraz anlayış gösterir, istediği zamanı verirseniz her şey yolunda gider. İnatlaşmaya kalkmayın!
SEVİYE 6: YOK YOK, BENİ SEVİYOR
Beşinci seviyeyi kazasız belasız ardınızda bıraktıysanız, partnerinizin hálá neden yanınızda olduğu sorusunun cevabını bulmuşsunuz demektir: Çünkü sizi seviyor. Arkadaşlarıyla rahatça görüştü, baskı hissetmedi ve yine güle oynaya yanınıza geldi...
Bundan sonra ihtiyacınız olan şey, olaylara birbirinizi kırmadan hoşgörü çerçevesinde bakmaktır. Bu sayede birçok çift uzun yıllar birlikteliklerini keyifle sürdürür.
SEVİYE 7: YOLUN SONU GÖRÜNDÜ
Bunca zaman geçti hálá iletişimde sorun mu yaşıyorsunuz? Ne yazık ki, boşa kürek çekiyorsunuz. 7’nci seviye bir bakıma aşkın sonudur! Sık sık birbirinizle kavga etmek, sürekli yanlış anlaşılma halinde olmak, ayrılık çanlarının çaldığını, dahası her şey yoluna girse bile bir daha asla o ilk aşık olduğunuz insana ulaşamayacağınızı gösterir.
"Benim için bir rüzgar Artık buradan gitmeli Geçirmiş üzgün ipliğini Acının iğnesinden." diyor Metin Altıok ve sanki tarif ediyor bir vazgeçiş sahnesini...
Vazgeçmek bir tercih midir yoksa son noktayı koymak mıdır? Katı sınırlar içinde var olan bir fikir değiştirme zorunluluğu mudur yoksa paşa gönlün maymun iştahlılığı mıdır?Bir gidiş midir yoksa dönüş müdür? Hepsi birdendir;hiç biri değildir...
Son noktayı koymanın vazgeçiş olduğu durumda; bize kuvvetli bir rüzgar gerekir. Çok kuvvetli bir rüzgar çıkmalı, savurmalı etrafa her şeyi ve işte gitmenin gerektiği o an gelmeli... Rüzgar cesaret üfürmeli.İnsan cesaret bulmalı ve sonra yol almalı.
Her tercihin bir vazgeçiş olduğu durumlarda ise elimizdeki ipliğin acının,riskin iğnesinden geçmesine göz yummak gerekir. Çünkü yaşam vazgeçtiklerimizin akıbeti hakkında ipuç(lar)ı vermez bizlere.
Kafamızda kalan "ya","acaba", "ama" gibi albenili sözcükler olur. Yüreğimizi kaplayan ise bazen şüphe bazen tedirginlik, çoğu zamansa heyecan olur...
Vazgeçiş bir fikir değiştirme zorunluluğu kılığındayken; en çok hüzün taşır. Zorunluluğun bilincinde olmak, dayatmayı çok yakından hissetmektir.Dayatılan konu vazgeçmeyi buyuruyorsa insan hüzünlenir.Çünkü insan olmak elinde olmayanı özlemektir. Ve vazgeçilen hep özlenir.
Rüzgar cesaret üfürürken,iplik acının iğnesinden geçerken fark etmeli; vazgeçmenin içinde neler barındırdığını...
Vazgeçmek benliğinde "geçmek" eylemini bulundurur. Geçmek,geçebilmek için önce gelmek gerekir. Çünkü ancak geldikten sonra,belli bir noktaya vardıktan sonra mümkündür geçmek.
Gelmek bir gidiştir;geçmek de öyle. Ama geçmek vazgeçmeye dönüştüğü anda yolculuk yönünü değiştirir. Gidiş dönüş olur. Zaten dönüşte bir gidiş değil midir aslında?
Peki ya dönüşe geçmenin imkansız olduğu,kişinin çaresiz kaldığı durumlar??? Ölümü çağrıştıran durumlardır bunlar. Hatta bazen ölümden ziyade cinayeti çağrıştıran durumlardır.
Cinayet...Severken vazgeçmek cinayettir. Birini sevmek; içinde duyguların en masum ve en yücesini saklamaktır. Birini severken vazgeçmekse kurşun sıkmaktır; içinde saklanan o duyguya-duyguların en savunmasız olanına-. Kanatmaktır yüreği. Cinayet işlemektir. İnsanın kendisini suçlu hissetmesidir. Ve sonra bir ömür boyu kurtulamamasıdır kendi yargıçlığından...
İnsanoğlu, insankızı değil mi? Herşeye alışıyor... "Aaa! Hayatta yapamam, hayatta diyemem, hayatta giyemem, hayatta yiyemem, hayatta içemem, hayatta sevemem (böyle bir insanı, misal), hayatta olmaz, olamaz böyle birşey!" vs. diye bizim, bizlerin hiç alışık olmadığımız, alışık olamadığımız, alışmak istemediğimiz şeylere "bile" alışıyor. Hem de ne alışmak!
Hepimiz şablonlarla yaşıyoruz. Hepimizin kırılmaz kabukları var. Hepimiz kendimize katı kurallar koymuşuz; bir türlü çapını genişletmek istemediğimiz çemberlerimizden çıkmak istemiyoruz ve çıkmak istemediğimiz gibi kimsecikleri de almak taraftarı değiliz. E zaten dar: Kimi nereye; neyi çemberin hangi boğluğuna, hangi içbükey eğrisine sığdıracağız! Öyle değil mi Alanson?
Korkan göze çöp batarmış! Hepimiz bu tür özlü sözleri biliriz tabii ki ve ne kadar bilsekte, bildiğimiz gibi yaşamayız; yaşayamayız, heyhat!
Kimisi (kimimiz) aşksız yapamaz; kimimiz (kimisi) yalnızlığı hayatın ta kendisi yapmışızdır. Vazgeçilmez bir gerçeklik...
Bir, bir, biri birilerine bakar bakar dururuz birçoklarımız. Çok çoklarımız ise hiçbir özrü olmadığı halde kör taklidi yapar.
Ne garip insanoğlu, insankızı!
Kimselerin aklına neden gelmez, bir başkasında bizi hayretler içersinde bırakacak bir şeyi, bir durumu, bir olayı (artık her neyse bu; örnekler çoğalır kolaylıkla, lakin sayfalar yetmez: Yerimiz de dardır yenimiz de...) kendimiz de birgün, gün(ü) geldiğinde bizim de yapabileceğimiz, yaşayabileceğimiz düşüncesi?
Naçizane, miniminnacık bir tavsiye ve hatta tasfiye; Tolstoy'un Anna Karanina'sı. Tvsiye olduğu kadar tasfiye de diyebiliriz, zira böylesi Dünya Klasikleri'ni okuyup elden çıkarmalı, çok bekletmemeli, okumamak için bahane yaratmamalı; malum hayat fani, ölün ani. Bu güzelim romanları yalayıp yutmadan ölmemeli!
Anna Karanina, romanın daha ilk sayfalarındaki bir sahnede, tren istasyonunda kendini trenin altına atarak intihar eden bir kadına çook şaşırır. Neden intihar etmiştir ki kadın? Neden? Çook şaşırır şaşırmasına da romanın sonlarına doğru da Anna kendini trenin altına atarak intiharı seçer, dertlerinden, tüm o olan bitenlerden kurtulmak için...
Simsiyah bir resim çizdiğimin farkındayım. Herkes mutlu olmanın peşinde koşarken, önünde duran koca koca engelleri görmüyor ve tökezleyip, takılıp yere çakılıyor. Hayatı her türlü acı-tatlı gerçekliği ile, her türlü olabilirliği ile yaşamaya çalışanlar engelleri görürler ve üstünden atlayıp geçerler. Çünkü onlar hem kör değillerdir hem de asla, "Asla!" demezleer.
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin....
''Kimi sözler öyle zehirlidir ki!!Gün gelir çıkan ağzı zehirler''
sevmek nedensiz başlar..!! Sevmek nedensiz baslardi, iste bu yazida öyle basladi, önce kagidi sevdim serdim önüme, sonra kaleme sevdalandim aldim elime ve hiç nedensiz basladim süt beyaz kagida yüregimi çizmeye...
on yillik sevmeye adanmis bir maziyle dikildi karsima yüregim, hatta taa ruhlar aleminde ögrenmisti sevdalanmayi, önce sevgilerin en büyügünü içine yerlestirmisti tanrıya duydugu, ki onun sevgisinden razi gelmemismiydi dünyaya imtihan için gönderilmeye... Sonra ruhunun bedene sarilma zamaninda bulundugu kutsi bedene sevdalandi, onun varligi için tüm çabalari sarfeden kisiye adini bile bilmedigi, sonralari anne demeyi ögrendigine... Gözlerini ilk açtiginda onu ürküten dünyayi tanidikça sevdi, tanidikça sevmekten vazgeçti...
Büyüdü, büyümeyi sevdi. Yürüdü, yürümeyi. Aglamayi bile sevdi zor zamanlarinda,yanlizligi sevdi kalabaliktan sikildiginda, ve kalabaligi yalnizliktan korktugunda... Oyuncaklari oldu, barbisini sevdi ama onunla oynamayi degil! Arkadaslari oldu birsürü sevdi onlarida kimileri çoktan unutmus olsalarda, Sevmekten vazgeçmeyenlerini sevdi, Dost bildi! Dost bildikleri de unuttu kime zaman, çekip gitti... Çekip gitmeyi degil kalmayi sevdi, kalip sevmeye devam etmeyi...Sevmekten hiç vazgeçmedi!
Bir gülü sevdi; dalinda duran, mevsimleri; dogayi zaman içinde renkten renge boyayan, mektuplari; uzak diyarlarda sevilenlerden birkaç satira sikistirilmis özlemleri tasiyan, dogayi, hayati, varligi, yoklugu hepsini sevdi iste... Parkta oynayan çocugu sevdi, dolmusta yanina oturan yüzüne bile bakmadigi kizi, yasli bir teyzeyi yer verdigi...Sevdi iste nedensiz...
Asik olmayi sevdi sonra, içine oturan o duyguyu, o delirten, bir anda terletip bir anda üsüten, ellerini titreten, yüregini sizlatan, aklini basindan alip uzak diyarlara tasiyan, özlemleri kavurup kavurup sicak sicak yüregine döküp daglayani, aglatani, güldüreni... Sevdi hiç pes etmedi, nedensiz basladigi yolculugunda yol almaktan vazgeçmedi... Sevdi, Sevdi, Sevdi...
Gün oldu kapiyi sabir çaldi,hiç tereddütsüz buyur etti içeri, "Beni misafir etmen gerek ne zaman gidecegime ben karar verecegim" dedi! En güzel minderlerini serdi yere, oturttu onuda kösesine... Evet ya sabretmeyide sevdi hala oturuyor minderinde...
Herkese yer var yüreginde! Aci çekmeyi bile sevdi bu divane yürek güzel günlerin kiymetini bilmek ugruna... Hiç nedeni olmadan, içinde bir parça gaye gütmeden, çikar büyütmeden Sevdi ,Seviyor, Sevecek... Eger birgün vazgeçerse bu sevdadan iste o vakit bilinsin ki yüregim son nefesini verecek...
Aşk mıydı? Hayır kesinlikle değil. Peki ya tutku olabilir mi? Bu soruları kendime sorduğumda tanıdım kendimi. Yazmaya ilk başladığım an anlamalıydım aslında bunun bir tutku olduğunu. Yazmanın tutkusu tanıştırdı beni benimle. Önce harfler tanıştı sonra kelimeler,cümleler kıskandı uzadıkça uzadı,şiirleri getirdi yanında arkadaş. Şimdi görüyorum harflerin,kelimelerin,cümlelerin kahramanları benlerim. . .