Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.
Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.
Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.
Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!
Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.
Hükümdar yatağında doğrulamadan, "Söyle kadın" diye güç bela konuştu: "Neymiş senin çaren!"
Kadın bildiği çareyi anlattı: "Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz. .."
Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığı gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.
Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı .
Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.
Bir adam kendi kendine konuşuyordu:
"Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var... Benden iyisi yok..."
Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.
Hükümdarın adamları "Nihayet bulduk" diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler....
Kısaca gömlek filan bahane insan istediği ve hissettiği zaman mutludur. Yokluk içinde mutlu olmasını başaramayan, varlıklı oluncada mutlu olamaz. Mutluluk insanın içinde saklıdır ,yeterki onu çıkarmasını ve çıkaracak kişiyi bulmasını bilelim.
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış.
Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. İçinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim."papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar.
Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Papatyada ona kendinden bahsetmiş.
Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler.
Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü.
Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler. Böylece saatler saatleri kovalamış.
Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek.. Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye..
Delikanli yillar sonra dogdugu kasabaya döner.Sabah uyandiginda aklina yillar önce evlenmek istedigi,kasabanin güzel kizi gelir.Kizin güzelligi cevre kasaba ve sehirlerde bile dillerdedir ve kimler istediyse kiz bir türlü olumlu yanit vermemistir.Otelden cikar ve gördügü yasli adama kizi sorar.Yasli adam az ilerde güzel bahce icinde bir ev gösterir, kizin orada oturdugunu söyler.Delikanli merak eder,kizin nasil biriyle evlendigini.Bir kösede beklemeye baslar,bir müddet sonra yaslica kel pek te hos görünmeyen bir adami yolcu eder kiz kapidan...Üstelik zengin bir adam da degildir....
Adam gittikten sonra delikanli calar kapiyi,kendini tanitir.Sorar niye bu adamla evlendigini kiza...
Kiz söylerim der ama bir kosulla....
Evin arkasinda büyük bir gül bahcesine götürür delikanliyi ve der ki:
Bu bahcenin en güzel gülünü bana getirirsen söyleyecegim sana niye bu adamla evlendigimi...Ama asla geri yürümek yok bahcede,arkana bakmak yok en güzel gülü istiyorum sadece...
Memnuniyetle der delikanli ve girer bahceye....
Cok güzel sari bir gül durmaktadir karsisinda tam elini güle uzatmisken pembe bir gonca görür az ötede,ilerler...
Ona uzanirken kadife kirmizi bir gül ilisir gözüne ilerde...
Derken.....Birde bakar bahcenin sonuna gelmis...
Kiza verdigi söz gelir aklina..Geri dönmek yok...
Ne yapsin..Mecburen buldugu alelade,hatta solmaya yüz tutmus bir gülü mahcup bir sekilde götürür kiza....
GERÇEKTEN DOĞRUYA, DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU...
Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, “acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış......
Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi?
VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın
Saatler vardı bir zamanlar, kurulmadığı zamanlar dururdu. Onları kurmanın da bir saati vardı. İçindeki zembereğin gücü kadardı zamanları çünkü. Durmuş bir saatin ayarını yapmak içinse bir başka saate ihtiyaç duyulurdu kesinlikle. Saatiniz kaç diye sorulur ve yaklaşık bir zamanlamayla ayar yapılırdı. Saniyeler çok önemli değildi belki de o zamanlar. Hatta daha önceleri, güneş saatleri güneşin batmasından sonra hiçbir şey ifade etmezdi. Yaşam da durmazdı elbette.
Saatçi gibi girdik konuya ama, saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovalıyor sonunda. Bir ortalaması yok ömrün. Hep ilerliyor ve ona ayak uyduramayan da ayarlanamıyor bir daha. Yaz öncesi saatlerimizi ileri alıyor, sonbahara girerken de geri çekiyoruz. Hangi saatin eski ve doğru saat olduğunu bilemiyoruz artık. Ama şu var ki, bu durum hep beRaber hareket edebileceğimizi gösteriyor. Kimse bunu tartışmıyor. Tartışmadığımız bir “saat ayarı” konumuz var demek ki! Çok önemli işler beceren canlılar var hayatımızda. 50’lı yılların sonunda uzaya gönderilen bir maymun ve bir köpek. Gözden çıkarılmış canlılar olarak, gelecekteki yaşamımıza damgalarını vurdular. Sonra “Yüzbaşı Gagarin” onların açtığı yolda uzaya çıktı güvenle. İlk insandı o uzaya giden. Tarihe insanlık adına bir çentik atılırken, bu uğurda hâlâ uzayın boşluğunda dolanan hayvanlar unutulmadı ama. Onlar bir defalık yaşamlarını boşa harcamadılar böylece.
Saatlerin guguklarına neden kuşlar konmuştur bilir misiniz? Çünkü onlar güneşin bekçisidirler. Kısacık ömürleri, hep güneşin doğuşunu ve batışını beklemekle geçer. Hep güneşin bol olduğu yerlere giderler toplu olarak. Sıcağı ve aydınlığı severler bir defalık yaşamlarında. “Mutlu Prens”leri bekleyen kuşlar pek azdır gerçek yaşamda. Birlikte ve sırayla liderlik görevini üstlenerek uçarlar yol boyu. Güneşe doğru göçerken, insanlar onlara zarar vermediği sürece, bir defalık yaşamlarının belki de en yorucu ve uzun yolculuğunu yaparlar.
İncecik bilekleri, zarif boyunları, endişeli gözleri, ipek bir örtüyü andıran tenleri ve bir o kadar da güçlü bedenleriyle yaşamımızda yer alır atlarımız. Şımartılmış ve bazen çabuk kaybedilebilen bir defalık hayat. Tanrı’nın sanki hiç durmamacasına koşabilmeyi vaat ettiği bir canlı. Binlerce yıldır insanı insana ulaştıran sadık ve güvenilir dost. Ama bazen de, insanın vefasızlığının “yılkısı” olan atlarımız. Bir defalık yaşamlarında bizi sadece ölümleriyle üzebilen güzellik.
Ama en önemliler, anamız, babamız, eşimiz, çocuklarımız ve dostlarımız, bu bir defalık yaşamda. Dondurulamayan, sımsıcak birlikte paylaşılan hayatlar. Saatler hep çalışacak, üst üste eklenen anlar geçip gidecek, ama birlikte yaşanan zamanlar çok değerli olacak. Çünkü, yaşam gerçekten bir defalık!
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor,çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Baba- cığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmak- larım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladı- ğını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göreme- yiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
Bir zamanlar, bir savaşta ünlü Kral Arthur esir düşer. Karşı tarafın kralı bu büyük adamı affedebileceğini, ancak bir koşulu olduğunu öne sürer. Kendisine bir soru soracaktır. Eğer Arthur soruya doğru cevap verebilirse hayatı kurtulacak, aksi halde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi için bir yıl süresi vardır. Soru aynen şöyledir: Kadınlar ne isterler? Bu soru tabii ki dünyanın en zor sorusu. Ancak kralın fazla bir tercih şansı yoktur. Ülkesine geri döner. Türlü bilginlere, bilirkişilere danışır ama soruya doğru cevap bulamaz. Bu sorunun doğru cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur zorunlu olarak cadıya gider. Cadı soruya cevap verecektir ancak bir koşulu vardır. Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı ve en iyi, en yakışıklı şövalyesiyle evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar ve krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli olmayacağını söyler ve cadıdan cevabı alırlar: "Kadınlar, her zaman kendi özgür iradeleriyle karar almak isterler." Bu cevap sayesinde kralın hayatı kurtulur ancak şövalyeninki söner. Çünkü cadı, dünyanın en çirkin görünüşlü yaratığıdır. Yemek yerken kusar, tükürür ve her olumsuz davranışı gösterir. Nikahta da iğrençliklerini sürdürür. Nihayet gerdek gecesi gelir. Ancak şövalye odaya girdiğinde, karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Çok şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?" Kadın cevaplar: "Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri son derece güzel olurum. Ya da istersen bunun tam tersi olur. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin." Şövalye kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi, yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı önemli? diye. Cadıya dönerek şöyle der: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver lütfen. Ben senin her haline saygılıyım." Cadı bu sözlere çok sevinir ve der ki: "Sen bana seçme özgürlüğünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem. Bu nedenle ömür boyunca yanında güzel ve saygılı biri olarak gözükeceğim."
Umarım bu hikaye, erkek milletinin kadın milletine bakış açısında yeni bir ufuk açar. İlişkileri, algısı, bakış açısı bozuk bir toplumdan, düzgün bir toplum yaratmak çok zor çünkü.
Hz. peygamber'in(s.a.v)gözbebeği,seyyidlerin annesi Hz Fâtıma(r.ah),el değirmenlerinde elleri kabarıpyara olana kadar un öğütürve hamur yoğururdu. Bir gün bu durumu Hz Ali'ye (r.a)açtı.Hz ali(r.a)"o zaman babana söyle gelen esirlerden senin için bi hizmetçi versin"dedi. Hz Fâtıma(r.ah), Hz Resûlullah'a (s.a.v) giderek, "ya Resûlullah, işlerimde yardımcı olacak üzerimden ağırlığı kaldıracakbir yardımcıya ihtiyacım var! deyince Resûllullah(s.a.v) "Suffe ehli fakir müslümanlarihtiyaç içnde ikensize nasıl bir hizmetçi ayırayım.Sana bir hizmetçiden daha hayırlı birşey söyleyeyim mi? diye sordu, Hz Fâtıma(r.ah) "evet ya Resûlullah diyince , Peygamber efndimiz(s.a.v)şöyle buyurdu: "uyumadan önce sübhânellah, elhamdülillah ,allahüekber deyin ve'la ilaheillallahuvahdehu la şerike lehu'zikriyle yüze tamamlayınbu sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır. Peygamber efendimiz(s.a.v)kızına iki hizmet şekli belirlemişti:birincisi yüce rabbine karşı görevleri, diğeri kocasının ev işleri. Böylece Allah resûlu sevgili kızını bir yandan ibadet, diğer yandan hizmetle olgunlaşmasını sevap almasını ve gelecek nesillere örnek olmasını istiyordu. İnsanı cennete götüren güzel ahlakın bir tarifi şudur:Allahın emirlerini ihlâsla yerine getirmek;O'nun yarattıklarına sevgi ile hizmet etmektir. Bu hizmete en yakından başlanır.
Aşk mıydı? Hayır kesinlikle değil. Peki ya tutku olabilir mi? Bu soruları kendime sorduğumda tanıdım kendimi. Yazmaya ilk başladığım an anlamalıydım aslında bunun bir tutku olduğunu. Yazmanın tutkusu tanıştırdı beni benimle. Önce harfler tanıştı sonra kelimeler,cümleler kıskandı uzadıkça uzadı,şiirleri getirdi yanında arkadaş. Şimdi görüyorum harflerin,kelimelerin,cümlelerin kahramanları benlerim. . .